Batı hâkimiyetindeki savaş sonrası düzenin dağılması ve onu sürdüren Avrupa merkezli mitler, her yeni neslin sorduğu eski bir soruyu düşünmek için eşsiz bir fırsat sunuyor: İslami ve eski Yunan öğrenme geleneklerinin uzun süredir “bilgelik” arayışı olarak tanımladığı felsefe, bin yıllık medenileştirme rolüne nasıl devam edebilir?
Bu makale, felsefenin neden bu rolde görüldüğünü yeniden gözden geçirmek için geçici siyasi olayların ötesine bakıyor. Farâbî, İbn Sînî, İbn Haldun, Müllâ Sadra, Hegel ve Heidegger birbirlerinden ne kadar farklı olursa olsun, hepsi medeniyet sorununa, varlık durumu-varoluş (Mevcudiyye) ve varlık (Vücud)temel sorusu yoluyla felsefi olarak yaklaştılar.
Dahası, “pratik” ile düşünmenin “bütünlüğü” için çabaladılar, ancak insanı pratik veya biyolojik işlevlerine indirgeme eğilimine direndiler. Hepimizin karşılaştığı mevcut zorlukların büyüklüğü göz önüne alındığında, kültürel sınırları aşan hiçbir diyalog, felsefi geleneğin varoluştaki bu bütünlüğün koşullarını ortaya koyduğu ihtiyatı görmezden gelemez.
